ŞİİR KANIMA KARIŞTIĞINDAN BERİ...

26 Eylül 2015

26.09.2015

İçindeki bütün kitapları okuduğum, yakılmış bir kütüphanenin önündeyim sanki. Bu hissi anlatmak için çok uğraştım ama bu kadar. Bütün sayfalar yandı!


Üstelik kundakçılar heryerdeler ve çoğalmaya devam ediyorlar.


Yakma işindeki ustalıklarıyla övünüyorlar.


Ben, bir kibrit bile çakamazken…


Beni de yaksalar ya diyorum bazen.



Başedilemeyecek bir zalimliğin ortasında, şarabım sirkeye dönerken ve sirkem uçup buharlaşırken.

22 Eylül 2015

22 Eylül 2015 / Önce kokla!



kustuğun şey sana tabii ki estetik görünür. 

Diğerleri ise, önce kokusunu duyarlar.























04 Haziran 2015

Haziran 2015

Nazik bir insana rastlamayalı o kadar uzun bir zaman oldu ki, yani taaa şurdan şuraya... Ölçmeye kalksan, hesap karışıp durur, zamanla düğüm olur, kalakalırsın... 

29 Eylül 2014

Dönecek misin?

Dışarısı çok soğuktu ve kar yağıyordu. Aslında gidecek bir yerim yoktu ama gitmeliydim. Burada kaldığım her saniye hesaplaşması çok daha zor hatalar yapmaya devam edecektim. Yinede, öylece çekip gidemezdim. Duştan çıkmasını bekledim. İki kahve hazırladım. Birini mutfak masasının üzerine bıraktım -şekersiz olanı-, kendi kahvemi alarak cam kenarındaki koltuğa uzandım. Doğru bir cümle olmalıydı. Evet, mutlaka olmalıydı. Bu durumu açıklamalıydım. Doğru cümleyi bulamadan duştan çıkıp geldi. Kahvaltı etmek ister misin? diye sordu. Dolapta yiyecek bir şey yoktu. En az dört defa kontrol etmiştim. 'Hayır' dedim. 'Sen bilirsin' dedi. Tezgahın üstündeki rafı açıp mısır gevreği çıkardı. Musluğu açıp biraz su ekledi ve bulaşıkların arasından bir kaşık alıp masaya oturdu ve yemeye başladı. İçimden neden oraya da bakmadın ki diye yakındım. Açtım. Gerçekten açtım. Ama şimdi aç değilmiş gibi davranmalıydım. Koltuktan kalktım, yatak odasına gittim. Yatağın yanında, yerde durmakta olan sigara paketini alıp mutfağa döndüm. Hala musluk suyuyla yaptığı mısır gevreğini yiyordu. Bir yandan da buz gibi olmuş kahveyi içiyordu. Paketten bir sigara alıp paketi masaya bıraktım ve koltuğa, az önce uzandığım yere uzandım. Mısır gevreğini bitirdi, tabağı durulamadan bulaşıkların yanına bıraktı, masadaki paketten bir sigara alıp yaktı ve yanıma uzandı. Lütfen sarılma, lütfen sarılma diye yalvardım içimden. Sarılmadı. Sigarasından bir nefes alıp yüzüme üfledi. 'Sigaranı yakmamışsın' dedi. 'Biliyorum' dedim. 'Bilmiyorsun' dedi. Bilmiyordum. O söylemese farkına bile varmazdım. 'Biliyorum' dedim, sesimi biraz yükselterek. Onu yere itip koltuktan kalktım. Ayaklarımın altında öylece yerde yatıyordu. Hiç istifini bozmadı. Sadece, rahat edebilmek için, bir elini başının altına koydu, bir bacağını diğerinin üstüne attı. 'Dönecek misin?' diye sordu. 'Hayır!' dedim. 'Burada kalacağım. Zaten gidecek bir yerim de yok. Sen kovana kadar buradayım.' 'O zaman banyoya git ve yıkan' dedi. 'Çok pis kokuyorsun...'




Fotoğraf: Bill Brandt; Eaton Place Nude
billbrandt Posted by Picasa

Seni Bana Getiren Her Talihsizliği Seviyorum Aslında. Hatta Senden Bile Fazla...

Aslında buraya gelmek istememiştim. Yapacak başka işlerim vardı. Televizyonun karşısına geçip sızana kadar içmeyi, en çok izlenen programları izleyip sıkılmayı, bulaşıkları yıkamamayı, çöpü dışarı çıkarmamayı, çalan telefonlara cevap vermemeyi(tabii çalarsa), üst komşum ne kadar gürültü yaparsa yapsın sesimi çıkarmamayı düşünüyordum. Listemde çok önemli bir konuyu es geçtiğimi kapım çalınınca fark ettim. Hemen önümdeki sehpada duran buruşuk kağıt parçasına uzandım. Kapıyı açmamakla ilgili bir madde yazmamıştım…

Sokağa adımımı atar atmaz ‘yağmur yağıyor’ diye sızlanayım dedim ki o an başımın üstünde bir şemsiye belirdi… Belli ki benden daha hazırlıklıydılar. Öyle hemen pes edecek biri olmadığım için; sırasıyla, hiçbir taksinin durmamasından, bir taksiye beş kişi binmenin hiç de iyi bir fikir olmadığından, trafikten, gittiğimiz evin beşinci katta oluşundan yakındım. Hepsinde de ağzımın payını aldım: ard arda iki taksi durdu, ikiye bölünüp iki taksiye bindik, şoför ara sokaklara dalıp zekice trafikten kurtuldu ve tabii ki apartmanda asansör vardı…

Evdeki herkesi tanıyordum. Onlar da beni… Üstelik seni… Orada göreceğimi hiç ummuyordum… Kışı daha ekimde karşılamıştım. Geceleri yorganla yatmaya alışmıştım. Sabahları üşüyerek uyanmaya alışmıştım. Hatta dişlerimi bile fırçalıyordum. Ahh! Diş ağrıları neredeyse öldürecekti beni.

Geçen gün bana hediye ettiğin kitabı buldum. Bir kitaba sarılarak uyumamıştım hiç. Aklıma geldi, istedim, çok istedim ama yinede yapmadım. Bir kitaba sarılarak uyumadım hiç.

Kimse neler yapıyorsun diye sormadı. Balkondan sokağı izledim saatlerce. Trafik ışıkları yanıp yanıp sönmeye başlamıştı. Evdeki gürültü durmuş, kalabalık azalmış, kimsenin el sürmediği şarapların tümünü içmiştim.

Bundan üç yıl önceydi. Henüz kedilerimi alıp gitmemiştin. Gitmiştin de kedileri henüz almamıştın. Zuhal, Müjde ve ben hala –eğer yeterince alkol almışsak- mutlu olabiliyorduk. Sonra sen… Beni kedileri zehirlemekle suçlamıştın. Kedi mamasına votka koymakla itham etmiştin beni… Ben onların mamasına hiç votka koymamıştım. Çünkü Zuhal rakıyı, Müjde kanyağı seviyordu.

Bunları düşünürken dalıp gitmişim, omzuma bir el dokununca irkildim. Misafir odasına senin için yatak açtım dedi. Ben eve gideyim dedim. Gitme dedi. Sabah balığa gideceğiz, balık tutmayı seversin. Zaten sen varsın diye böyle bir plan yaptık. Tamam dedim. Bana yarısı içilmiş viski şişesini uzatıp içeri girdi. Balkonun kapısını kapatmayı unutma dedi.

Unutma demiştin sen de, çıkarken anahtarını almayı unutma! Unutmuştum tabii ki… Eve dönmene daha iki gün vardı. Çilingir evin bana ait olduğunu ispatlamamı istemişti. Henüz o eve yeni taşınmıştık. Komşuların hiçbiri beni tanımıyordu çünkü evi sen bulmuştun, sen tutmuştun, taşıma şirketini sen ayarlamıştın. Ben bütün eşyalar yerleştikten sonra gelmiştim. O eve taşınmayı hiç istememiştim. O taşınma işiyle uğraşmamak için bir iş uydurmuş ve gidip bir hafta tatil yapmıştım. Bunu biliyordun ama sesini çıkarmadın. Daha eve dönmene iki gün vardı. Çilingir kapıyı açmayacağını söylüyordu. Üzerimde hiç para yoktu zaten. İsa’yı bulmaya çalıştım ama yoktu. On beş gündür kimse onu görmüyordu. Sali’ye uğradım, balığa çıkmış sabaha karşı, belki akşam döner dedi Sabri. Bir karısı olmasa, üç de çocuğu, Sabri’de de kalabilirdim aslında. Ne var, hayırdır? Diye sordu. Yok bir şey dedim. Sen neden aradığımı sorduğunda da sana aynı şeyi söylemiştim. Unutma demiştin telefonu kapamadan önce: Kedileri aç bırakma sakın! Fena halde acıkmıştım. Aynur’un ıspanaklı böreği, ağzım sulanmıştı. Gitmemem gereken tek yerdi belki de Aynur’un evi, bu yüzden oraya gittim. İki gün onda kaldım. Sonra sen geldin. Neredeydin dedin. Sali’yle balığa çıktık dedim. Buna inanıp inanmadığını hiç sormadım sana.


Balkonun kapısını kapatıp içeri girdim. Salonda, tanımadığım bir kaç kişi koltuklara uzanmış horlaya horlaya uyuyorlardı. Kim olduklarını merak etmedim. Misafir odasına gidip yatmadan önce mutfağa uğradım. Niyetim su içmekti ama bulaşıkları gördüm ve yıkadım. Neden yaptım bilmiyorum ama onları kurulayıp yerlerine yerleştirince mutlu oldum. Artık uyuyabilirim dedim. Uykuyu hakettin. Mutfağın ışığını kapatınca havanın aydınlandığını farkettim. O an geride kalan günün bütün yorgunluğu üzerime boşandı. Misafir odasına ilerledim. Kapıyı açtım. Seni gördüm. Uyuyordun. Bütün bunların aslında ne için olduğunu anladım. Ama artık çok geçti. Kapıyı kapatım salona döndüm. Halının üzerine uzandım.